Bazen yolda yürürken, bir kafenin kapısından geçerken ya da arabanın radyosunda aniden eski bir şarkı çalmaya başlar. Hani yıllardır dinlemediğin, varlığını bile unuttuğun melodilerden biri…
O an adımın yarıda kalır, zaman birkaç saniyeliğine durur sanki. Birkaç nota, seni alıp bambaşka bir yıla, eski bir odanın kokusuna ya da artık hayatında olmayan birinin gülüşüne ışınlayıverir.
O şarkının çaldığı dönemdeki sen gelir oturur karışana. Neler hissettiğin, nelere üzüldüğün, neleri çok kafaya taktığın tek tek dökülür zihnine.
Ne garip şeydir şu hafıza. Biz unuttum sanırız, geçti bitti deriz. Ama meğer zihin, yaşadığımız anları bir müziğin ritmine gizleyip bir köşede saklıyormuş.
İşin enteresan yanı, o zamanlar seni hüngür hüngür ağlatan bir şarkı, yıllar sonra karşına çıktığında sadece hafif bir tebessüm yaptırıyor. Zihnindeki keskin acı yumuşamış, yerini tatlı bir burukluğa bırakmıştır.
Ben neler atlatmışım, nerelerden geçmişim derken bulursun kendini. Şarkı aynı şarkıdır ama onu dinleyen insan artık aynı insan değildir.
Modern zamanın o kadar hızlı bir akışı var ki, geçmişi anmaya bile vaktimiz olmuyor çoğu zaman. Hep bir sonraki güne, bir sonraki haftaya, geleceğin belirsiz planlarına odaklanarak yaşıyoruz.
İşte ansızın gelen o melodi, bizi bu koşturmacanın ortasında yakalayıp yakamızdan çekiyor. Bak diyor, buralardan da geçtin, bunları da yaşadın ve bak hâlâ ayaktasın.
Belki de radyonun sesini biraz açıp şarkının sonuna kadar durmak gerekiyordur. Kaçmadan, hemen kanalı değiştirmeden..
Eski bir dostla yolda karşılaşmış gibi birkaç dakikanın tadını çıkarmak, geçmişteki halimize uzaktan bir selam verip yürümeye devam etmek en iyisidir. Çünkü hayat, tam olarak o melodilerin arasında biriken hikayelerden ibaret.
