İnsan bazen durup dururken, hiçbir geçerli sebebi yokken bir huzursuzluğun içine düşüyor, değil mi? Hani her şey yolundadır aslında; işin gücün tıkırındadır, sağlığın yerindedir, sevdiklerin yanındadır ama yine de göğsünün tam ortasında ne olduğunu çözemediğin bir ağırlık oturur.
Ne tam olarak üzüntüdür bu ne de öfke. Sadece orada duran, buradayım diyen ama adını bir türlü koyamadığın bir boşluk hissi.
Modern hayat bize sürekli mutlu olmamız gerektiğini telkin ettiği için de bu his geldiğinde hemen panikliyoruz. Sanki yanlış bir şey yapıyormuşuz, hayatın ritmini kaçırıyormuşuz gibi bir suçluluk kaplıyor içimizi.
Oysa biraz geriye çekilip baksak, belki de o his bize bir şey anlatmaya çalışıyordur. Gün boyu oradan oraya koştururken, telefon ekranlarına bakıp dururken, başkalarının dertlerini dinleyip kendi kendimizle tek kelime etmezken içimizde bir şeyler birikiyor.
Kendimizi o kadar ihmal ediyoruz ki, ruh en sonunda bizi durdurmak için görünmez bir fren çekiyor. Bir dakika dur, diyor aslında, bir bak etrafına, en çok da kendi içine bak.
Biz ise o sesi duymamak için ya hemen bir dizi açıyoruz ya sosyal medyada kaydırmaya başlıyoruz ya da kendimizi daha çok işe vuruyoruz.
Sorun şu ki, kaçtığımız hiçbir şey kaybolmuyor. Sadece halının altına süpürüyoruz ve ilk rüzgarda yeniden yüzümüze vuruyor. Bir kahve koyup hiçbir şey yapmadan pencereden dışarıyı izlemek, o keyifsizliğin içinde öylece oturabilmek aslında ne büyük bir lüks ve ihtiyaç.
Kendimize kötü hissetme izni vermiyoruz hiç. Hep güçlü görünmek, hep neşeli olmak, hep iyiyim, koşturmaca işte demek zorundaymışız gibi bir rol yapıyoruz.
Belki de yapmamız gereken tek şey, o gün sadece bugünde böyle bir gün işte diyebilmektir. Her günü çözmek, her duyguyu analiz zorunda değiliz. Bazen hava bulutlanır, yağmur yağar ve ardından hava tekrar açar.
İçimizdeki hava durumu da bundan farklı değil aslında. Kendimize biraz şefkat gösterip, sebepsiz sıkıntının elimizden tutmasına izin verdiğimizde, ağırlığın yavaş yavaş hafiflediğini fark edeceğiz.
